Kod Dostu

Ben bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim de bu toprakları ancak aldığı fiyata verir. Çünkü bu topraklar kanla alınmıştır, kanla verilir! Sultan II.Abdülhamid

30 Ağu 2013

Atatürk’ü Samsun’a Vahdettin Gönderdi


Öyle ya, M. Kemal’in kurduğu rejimde M. Kemal’in düdüğü ötmeliydi… Böylece haliyle, “sözde” tarihçilerin yazdıkları kitaplarda, Osmanlı Devletini tarih sahnesinden silen ve yeni bir devlet kuran M. Kemal Atatürk göklere çıkarılacak, Osmanlı ise kötülenecekti. Eğer Sultan Vahidüddin’in temsil ettiği “Saltanat” kaldırılıp, M. Kemal’in temsil ettiği “sözde Cumhuriyet” kurulacak olmasaydı, doğal olarak kimse Sultan Vahidüddin’e hain damgasını basma ihtiyacını duymayacaktı. Süleyman Demirel’in itiraf ettiği gibi, Osmanlı’yı kötülemeye “mecburdular.”[1] Buna göre padişah -haşa-, “vatanı satmış” bir “hain”, M. Kemal Atatürk ise “vatanı kurtarmış” bir “kahraman” olarak takdim edildi. Ancak ne gariptir ki, koskoca vatanı sattığı iddia edilen Padişah yokluk ve borç içinde hayata gözlerini yumarken, “kahraman” yapılan M. Kemal Atatürk -halkın sefaletine rağmen- debdebeli, lüks bir hayat sürmüştür.[2]

Mekteplerden, daha doğrusu slogan üretim merkezlerinden mezun olan sloganzedelere bunların yalan olduğunu kabul ettirmek, ünlü fizikçi Albert Einstein (Aynştayn)’ın dediği gibi “atom parçalamaktan” daha zordur. Ancak, “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” Hadis-i Şerif’ine muhatap olmamak için, Kadir Mısıroğlu ve Ahmed Akgündüz gibi büyüklerimizin eserlerinden de istifade etmek suretiyle kendi çapımızda hakikatleri söylemek vazifesini ifa etmek durumundayız. Hele M. Kemal Atatürk’ün partisi CHP’de Genel Başkanlık koltuğunda oturmuş olan Bülent Ecevit’in bile, “Vahdettin Hain değildi”[3] itirafından sonra bizim susmamız düşünülemez.

Evet, Sultan Vahidüddin hain değildi ve Enver Paşa başta olmak üzere birçok kişinin karşı çıkmasına rağmen[4] M. Kemal’i Samsun’a göndermiştir. Bunu söyleyince, mekteplerde yavrularımızı kandırmayı kendilerine şiar edinmiş kemalistlerden akıl almaz derecede komik olan şöyle bir itiraz yükseliyor: “Ama efendim, müfettiş olarak gönderdi.”

[4] no’lu dipnot ile ilgili… Enver paşanın, M. Kemal’in Samsun’a gönderilmesine mani olmak için Sultan Vahidüddin’e gönderdiği mektup

M. Kemal Atatürk’e verilen 16 Mayıs 1919 tarihli Ingiliz vizesi

E nâmübarekler, ne olarak göndermesini bekliyordunuz? Ingilizlerin kontrol ettiği ve Samsun’a gitmek için Ingilizler’in vizesine muhtaç olunduğu bir bölgede, padişahın; “Ingilizlere ve müttefiklerine karşı kıyam başlatması için M. Kemal’i Samsun’a gönderiyorum” demesini mi bekliyordunuz? Böyle saçmalık mı olur?

Bilindiği gibi, M. Kemal Atatürk’ün Adana’dan Sultan Vahidüddin’e çektiği telgraf[5] üzerine onun önerdiği Izzet Paşa kabinesi teşekkül etmiş ve yine M. Kemal’in önerisiyle kabinede görev verilmiş olan Rauf Bey (Orbay) Mondros Ateşkes anlaşmasını imzalamıştır. Düşmanlarımız, bu anlaşmanın 7′inci maddesine dayanarak Osmanlı Devleti’ni işgal etmiştir. Bu mütarekeye göre Osmanlı Devleti’nin silahsızlanması gerekmekteydi. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin silah kullanması anlaşmayı ihlal etmek anlamına gelmekteydi. Bu yüzden Sultan Vahidüddin, işgal kuvvetlerini aldatmak için M. Kemal’i suni bir memuriyetle, yani resmi olarak “müfettiş”, fakat gerçekte Anadolu’daki kıyamı örgütlemek için Samsun’a göndermiştir. Başka nasıl hareket edebilirdi?

Bu tıpkı Türkiye’nin -gayri resmi olarak- Suriye’deki Beşar Esed diktatörlüğüne karşı ayaklanan halkı madden desteklemesine, ancak uluslararası anlaşmalar nedeniyle kamuoyundan gizlemesine benzemektedir. Örneğin tıbbi yardım adı altında muhalifleri eğiten subaylar gönderilir. Resmi yazışmalarda “sağlık görevlisi” gönderildiği yazarken, gerçekte “subay” gönderilir. Bu böyle olmak zorundadır, aksi halde uluslararası yaptırımların devreye girmesi kaçınılmaz olur. Işte M. Kemal’in Samsun’a gönderilmesi de böyle olmuştur.

M. Kemal Atatürk, Samsun’a “gönderildiğini” zaten Nutuk’ta itiraf etmektedir[6], fakat bunu, o sıralarda Istanbul’da birtakım temaslarda bulunmuş olmasından dolayı bundan rahatsız olan muhaliflerinin kendisini Istanbul’dan “nef’yi ve teb’idi”, yani “yola getirmek maksadıyla sürgün” ettikleri şeklinde yorumlamaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, Istanbul’da rahat durmadığı ve tehlikeli görüldüğü için uzaklaştırıldığını iddia ediyor.

Eğer Istanbul’daki temaslarından rahatsız olunsaydı ve kendisi mevcut yönetime bir tehlike teşkil etseydi, geniş yetkilerle donatılmış ferman ve külliyetli miktarda parayla Samsun’a değil, diğer tehlikeli addedilen siyasetçiler gibi o da Malta’ya sürülürdü.

Mustafa Sabri Efendi, bu konuda; “Nef’yi ve teb’id edilmesi, kendisinden korkulmakta olması manasını ifade eder ki, bu takdirde kendisinden korkulduğu için daha fazla korkulacak bir hale getirilmek üzere avuçlarının içindeyken serbest hareket edebileceği uzak bir yere gönderilmesi üstelik de onu daha kuvvetli kılan, sıfat, selahiyet ve imkanlarla techiz edilmesi idrak ve iz’an dışı bir hareket olur. Binaenaleyh, kendisine verilen sıfat ve selahiyetler nazar-ı itibare alındığı takdirde gösterilen sebeplerin varid olamıyacağı sarahaten ortaya çıkar.”[7] demektedir.

[8] no’lu dipnotta bahsi geçecek olan telgraf






Ahsarla

Popüler Yayınlar Son 7 gün

Sultan İkinci Abdülhamit Han

CHP döneminde

CHP döneminde
CHP döneminde

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *